Seher Kutlu

Deneme

Bir Melankolik Hayat Hikayesi: Gelincik

Kütüphane Eseri

16 Ocak 2021 - 23:19

Seher Kutlu

9 dk.

“Kötü yaşanmışlıklar değil, yaşanılmamış anlar pişman eder insanı.” Ne kadar da yerinde kullanılmış bir söz değil mi? Yaklaşık bir yıl süren bu zaman zarfında, mevsimler yalnızlıklarıyla geçip gitti aramızdan. Hayatın adalet terazisine boyun eğerek dört duvar arasına sığdırmaya gayret ettik anlarımızı. Şimdi gelin, bu satırlarda yaşayamadığımız tüm baharları yaşayalım beraber. Hasreti saklamak, yarayı saklamaktan daha zordur. İstediğiniz bir döneme gidelim beraber. 1980’ler mi, yoksa çok daha mı eski? Nereye gidersek gidelim ama gittiğimiz mevsim bahar olsun. Çünkü bahar, hiçbir döneme alet olmayan başlı başına bir hayattır. Tam da bu satırda bir bahar kuşanın benimle beraber. Sizi biriyle tanıştırmak istiyorum.  

 

Ağaçların meyve vermeden önce çiçeklendiği, bahar aylarının kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı zamanlar. İlk olarak, sınırsız seyircisiyle bir hayal gösterisine sahip olan gökyüzünün misafirperverliği dikkatimizi çekiyor. Oyun biter bitmez, çiçekten görünmeyen ağaçlara konuyor gözlerimiz. Pembesinden beyazına ne kadar ağaç varsa odağımıza çarpan, belleklerimize kaydediveriyoruz hemen. Şimdi odağımızı biraz daha aşağı indirelim. Telaşla geçtiğimiz yol kenarlarına, el değmemiş tarla ve tepelere bakalım biraz. Zarafetini gövdesinde, narinliğini yapraklarında taşıyan bir hasret ortağı bulacaksınız kendinize: “Gelincik”. Ona yalnızca bir çiçek yaftası yapıştırmak, noksan ömrüne alacağı en büyük darbe olsa gerek. Öyle ki o; bir şairin en özel ilhamı, bir ressamın en nadide boyası… Onun bulunduğu her eserde keder, zarafetin ardına sığınmış bir haldedir her zaman.

 

Edebiyatta Gelincik Çiçeği

 

Tek yıllık ömrü olan gelincik çiçeği, yabani olarak yetişip hızlı bir şekilde yayıldığından, onu ülkemizin birçok bölgesinde görmek mümkündür. Oldukça hassas olan bu çiçekler, topraktan koparıldığı vakit ömürleri oldukça kısa kalmaktadır. Ayrıca narinliğini yapraklarında sakladığından, kesinlikle yapraklarına dokunulmamalıdır. İnsan ömrünün de geçmişinin ve bugünün belli olup yarınının asla belli olmadığından, gelincik çiçeğinin insan ömrüne olan benzerliği sıkça kullanılmıştır.

 

Genel olarak uyku ve ölümü temsil eden gelincik, Osmanlı Divan Edebiyatı eserlerinin hasreti en güzel ifade eden anlamı oluyor. Özellikle sevgilinin yanağını tasvir etmek için kullanılan gelincik, o dönemde aşk acısı ve ayrılığın en güzel temsilcisi olmuştur.

 

"Dâğ-ı mihnet sînede yansın ebed söyünmesin.

Âteş-i hicrân ile yaktım çerâğımdır benim." (G319/5).

 

Divan Edebiyatı sonrasındaki her dönemde şairler, çiçeklerin sahip olduğu ifade gücünü şiirler üzerinde kullanmakta hiçbir çekince göstermemiştir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Edip Cansever’in Gelincikler şiiridir.

 

"Gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda 
işi iş kasabanın 
su yüzlü çocuğun işi iş 
bir de poyraza döndü mü hava 
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından 
faytonların turuncu tekerlekleri 
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde 
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider 
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda..."

 

Yunan Mitolojisi

 

Gelincik çiçeğinin şöhreti günümüzle sınırlı kalmamış; eski Mısır tapınaklarına, Bizans’a, hatta bazı mitolojik kaynaklara kadar uzanmıştır. En çok dikkat çeken kısım ise Antik Yunan mitolojisinde gelincik çiçeğinin kullanım şeklidir. Gelincik ilk olarak, ekin ve buğdayın simgesi olan tanrıça Demeter’in uykusuzluğuna çare oluşuyla konu edinen mitoloji ile karşımıza çıkmaktadır.

 

Demeter’in Uykusuzluğu

 

Ana tanrı ve bereketin simgesi olan Zeus, dördüncü evliliğini Demeter ile birlikte yapmıştır. İnsanlara ekmeyi ve biçmeyi öğreten Demeter ise yeryüzündeki tarımdan sorumlu olan bir tanrıçadır. Zeus ile Demeter’in bu birlikteliklerinden ise Persephone isminde bir kız çocuğu olur. Persephone, bir gün arkadaşlarıyla beraber çiçek toplarken yeraltı tanrısı olan Hades’le karşılaşır. Hades Persephone’ye aşık olur ve onu yeraltına kaçırır. İnanışa göre yeraltı, yani ölüler diyarında yemek yiyen birin oradan çıkabilmesi mümkün değildir. Persephone’de kendine yenik düşer ve yeraltında bir nar tanesi yer. 

 

O sırada çocuğundan ayrı kalan Demeter ise yollara düşer. Gecelerini gündüzlerine katar ancak Persephone’yi hiçbir yerde bulamaz. Bu sebeple deyim yerindeyse hayata küsen Demeter, yemeden içmeden kesilerek uykusuz günlerin pençesine yakalanır. Bereket tanrıçası olarak bilinen Demeter’in güçten düşmesi ise bereketin kesilip kıtlığın baş göstermesine neden olur. Bu durumu gören Zeus, Demeter’i ayaklandırmaya ve kızı Persephone ile barıştırmaya çalışır, ancak bunda pek de başarılı olamaz. Zeus’un tüm çabalarının yanıtsız kalmasının yanında yeryüzündeki bitki ve hayvanların bereket çığlığı da yanıtsız kalmaktadır.

 

Demeter’in uykusuzluğu karşısında yeryüzündeki gidişatı fark eden uyku tanrısı Hypnos, yere bir tohum atar ve bu tohumdan kırmızı çiçekler açar. Bu çiçekler şimdiki bilinen ismiyle “Gelincik” çiçekleridir. Ardından Hypnos, açan bu çiçekleri toplar ve Demeter’e bir gelincik çorbası hazırlar. Çorbayı içen Demeter, kendini derin bir uykunun içerisinde bulur. O sırada Zeus her iki tarafı düşünerek bir karara alır. Kızı Persephone’nin yılın üçte ikisini annesi Demeter ile kalan üçte birini ise kocası Hades ile geçirmesine karar verir. Bu sayede toprak yeniden bereketlenir ve Persephone yeryüzüne her çıktığında Demeter baharı getirmiş olur. Bu mitolojide ise gelincik çiçeği uyku ve bereket anlamlarına karşılık gelmektedir.

 

Adonis’in Ölümü

 

Yunan mitolojisinde oldukça önemli bir yere sahip olan gelincik çiçeği, bu sefer de mitolojinin en trajedik olayı olan Adonis’in ölümünde karşımıza çıkar. Bir önceki mitolojik olayda uyku ve bereket anlamlarına sahip olan gelincik, bu olayda aşkın ve ölümün karşılığına sahip olmuştur.

 

Yunan mitolojisinde oldukça ilgini gören Adonis’in ölüm hikayesi, Myrrha adında bir kızdan başlar. Myrrha, Suriye kralı Theias’in kızıdır. Gözle görülür bir güzelliğe sahip olan Myrrha, bu güzelliğin farkında olup ve her daim övünmekten hiç de geri kalmaz. Kendini güzellik ve aşk tanrısı olan Aphrodite ile kıyaslar, hatta üstün dahi kıldığı olmuştur. Bunu öğrenen Aphrodite oldukça öfkelenir ve bu öfkesini Myrrha’dan esirgemez. Onu, babası Theias’a aşık olacak ve birlikte olma isteği uyandıracak bir arzu ile cezalandırır. Bu cezanın karşısında Myyrha babasına deli divane aşık olur ve onunla birlikte olmanın yollarını arar. En sonunda dadısı Hipplyte’nin yardımıyla babasını oyuna getirerek onunla 7 gece birlikte olur. Son gece birlikte olduğu kişinin kızı olduğunu fark eden Theias, oldukça hiddetlenerek onu öldürmek ister. Bu duruma acıyan tanrılar ise Myrrha’nın babası tarafından öldürülmesine engel olmak için onu bir mersin ağacına çevirirler. 9 ay sonra ise bu ağacın gövdesinden; ilerleyen zamanlarda aşkın kurbanı olacak olan ve ölümlülerin en güzeli şeklinde adlandırılan, Adonis dünyaya gelir.

 

Adonis öyle derin bir güzelliğe sahiptir ki onu ilk önce Aphrodite fark eder ve gördüğü ilk dakikadan itibaren Adonis’in derin güzelliğinin içerisinde kaybolur. Onu saklaması ve yetiştirmesi için ise Zeus’un kızı olan tanrıça Persephone’yi tercih eder. Fakat Aprodit’in hesaba katmadığı bir durum vardır. Bu durum, Aphrodit ve Adonis’in aşk yolculuğunda önlerine çıkacak olan en büyük engeli meydana getirir. O da Persephone’nin Adonis’e aşık olmasıdır. Adonis’in yetiştirilmesinde büyük bir paya sahip olan Persephone, zamanla aşk ateşinin pençesine düşer ve günü geldiğinde Adonis'i Aphrodit’e vermek istemez. İki tanrıça arasında büyük bir anlaşmazlık çıkar ve bu anlaşmazlığı sonlandırmak için ise ana tanrı olan Zeus bir karar alır. Bu karar, Adonis’in yılın dört ayını Aphrodit, dört ayını Persephone, kalan dört ayını ise istediği bir yerde geçirmesi yönündedir.

 

Bu kararla birlikte Adonis yeryüzüne her çıktığında ilkbahar gelir ve toprağın bereketi insanlarla buluşur. Yer altına her indiğinde ise yeryüzünde kış mevsimi baş gösterir. İki tanrıçanın da ilgisine sahip olan Adonis, onlar için yıllarını bu şekilde geçirmeye başlar. Lakin bu ilgi bütünlüğünün içerisinde Adonis’in gönlü Aphroditten yanadır. Kendi için sunulan dört aylık süreyi de Aphrodit’in yanında geçirmek ister. Bu durum ise Aphrodit’in aşığı olan Ares’i çılgına çevirir ve duyduğu kıskançlık duygusu ona ölüm planları yaptırmaya başlar. Savaş tanrısı olan Ares için ise ölüm planı kurmak hiç de zor olmayacağından, bir gün ava çıkan Adonis’in ölümüne kolaylıkla sebep olacaktır. Adonis, çıktığı av sırasında bir yaban domuzu saldırısına uğramış, ölümcül bir yara almıştır. Acı acı feryat eden Adonis orada can vermiş, feryatlarına ise yalnız Aphrodite kulak kesilmiştir. Ayaklarını kuşandırmadan aceleyle çıkan Aphrodite, sevgilisi Adonis’e ulaşıp onu kurtarmayı arzular. Ancak onu sevgilisine çıkaracak olan yolda ayağına gülün bir dikeni batar. Aphrodit’in ayağından akan kanlar, o çok sevdiği beyaz gülleri kırmızıya boyar. Aşkın temsilcisi olan kırmızı güller bu olaya ithafen, Aphrodit’in Adonis’in ölümüne duyduğu acıdan doğar. Adonis’in yarasından toprağı sulayan kandan ise kırmızı bahar çiçekleri, yani gelincik çiçekleri doğar.

 

Adonis’in ölümü ardından suçluluk duygusuna bürünen Aphrodit, yaşadığı kederden dillere destan olan güzelliğini de kaybetmeye başlar. Bu durumu fark eden tanrılar, Yunan tanrılarının evi olarak bilinen Olympos Dağı'nda toplanırlar. Bu toplanmanın ardından, Adonis’e yeniden can vermenin kararı alınır. Bu nedenle Adonis yalnızca erkek güzelliğini değil, aynı zamanda baharı ve aşkın şehvetini de temsil eder.     

 

Son

 

Yazımın sonlarına ait bu paragrafa başlarken siz okurlarımı da tekrar bulunduğumuz mevsime davet ediyorum. Oluşturduğumuz bakış açıları, odaklarımız karşısına bir dünya resmeder. Güçlülük ve güçsüzlük yalnızca bir bakış açısıdır. Yaşanmışlıklar ve aynı zamanda yaşanılmamışlıklar da. Ömrümüz bize bahşedilen bir toprak olsun ve biz de bu topraklara sıkı sıkıya sarılan “Gelincikler” olalım. Gücünü toprağından alan, narinliğini yalnızca dış görüşüne hapseden… Gelincik çiçekleri asla bir saksıda yaşayamazlar. Odaklarımıza resmettiğimiz dünya, küçük bir saksının oldukça uzağı olsun. Yaşadığımız dünyanın, masumiyet dolu bir resim sergisine dönüşmesini dileyerek yazıma son vermek istiyorum. Köklerimizin toprağa ne kadar sarıldığı değil, koparılacağımız vakte kadar nasıl bir resim oluşturduğumuzdur önemli olan. Sağlıkla ve masumiyetle kalın.

aşk yunan mitolojisi ölüm acı ve keder bahar divan edebiyatı demeter gelincik adonis bereket

Yorumlar

Yorum yazabilmek için yapmalısın.