Defne Avcı

Deneme

Kahve Ağacından Topladım Tüm Acıları

08 Şubat 2021 - 19:23

Defne Avcı

5 dk.

Kahve ağacından topladım bugün tüm acıları. Elimi kaç yüz kere sürdüm, bilinmez. Tadına kaç defa baktığımı sorar olursa aranızdan bir meraklı, kesinlikle hiç. Terim boşaldı her tutuştuğumda dalına. Parmaklarım çukur açtı, ağızım hep dikişi, tutturamamış kör ana.

 

Elimi kaç yüz kere sürdüm, bilinmez. Tadına bakmaya ise bir şansım dahi olmadı, yoksa terim ağrır, dilim kırbaçlanırdı tam kaç yüz kere daha.

 

Kaç, kaç dedim sana! Anne, anne... Anne! Babam yok. Almışlar, götürmüşler kör kuyuya. Üzerine kahve toprak atmışlar, sesini vurmuşlar. Korkan ses tellerinden yürüttüğüm umut trenini raydan çıkartmışlar. Kaç, kaç dedim sana! Kuş ol, kanat vur dedim yarınlarına. Bu kadar çabuk kanatlanacağın aklımın üzerinden geçmedi. Kanatlarına esaret zinciri  geçirecekleri, aklımın köşesinden bile geçemezdi...

 

O şimdi nerede? Söylesene anne! Söylesene babam nerede? Söylesene!

 

Kimse ağzını açmıyordu. Herkes ağaçlardan rızkını topluyordu. Kimse de bakmıyordu elinden alınanlara, emeğini sömürenlere. Bugün de diğer bir günün aynı çizilmiş tablosunda herkes yerini almıştı. Kadınlar, çocuklar, adamlar... Elleri can toplayanlar. Ne kadar fazla toplarsan o kadar yaşamaya hak tanınır üst makamdan. Resim aynı resim. Çizilen bizim hayatımız, çalınan bizim zamanımız. Kaybolan bizim insanımız; ama babamı gören kimse yok.

 

2018 senesi Türkiye'de bir köyün evinde iki kadın, bir çocuk feryat etti. Batı Afrika'da çığlıklar uyandı, Amerika'da yaşayan Lucy isimli genç kız babası tarafından hamile bırakıldı, sakat olarak doğan Mustafa'nın hayatı biz dünya insanları tarafından katledildi. Yarın neler olacak ya da dün ne olmuştu? Soramadan uyutulacak, göremeden bedeni terk etmiş olacağız. Sıra yaklaşırken daha uyanmamış, belki de ilk defa aşık olacağız. Aşk denen ateşe dokunmak için çırpınırken savaşın ortasında cayır cayır alev alırken son bir kez çevireceğiz kafamızı. Sona ramak kala elveda edemeden göçeceğiz bize verilen ölüm şahına. 

 

Yeni uyanmıştım. Oturma odasından uğultular yükseliyordu. Odamdan çıktım, daha önce rast gelmediğim suretler acıyla yüzüme bakıyorlardı. Kalabalığı yardım ama yine de anneme ulaşamadım. Koridora çıktım yine hiç tanımadığım bakışlar vardı. Korkmam mı gerekirdi? Daha çok endişe.

 

Mutfağa yöneldim. İşte, işte annem oradaydı. Peki yanındaki bu yabancılarda kimdi?

 

"Anne!" diye seslendim, duymadı beni. Bir kez daha seslendim. Sesim bile ilişmedi. Daha çok yaklaştım. "Anne!" dedim bir kez daha. Yine cevap yok. Oysa yanı başındaydım. Elini avuçlarımın arasına aldım. Gözlerimi benden kaçırdığı gözlerine dayadım. Merdivenlerimi tek tek çıkacaktım. Sonra bir kez daha ses edecektim. "Anne."

Merdivenleri alaşağı etti. Ne yüzüme baktı, ne yanıtladı kızını. Düşmedim, korkuluklara tutundum. Bir kez daha tırmandım merdivenleri. Bu sefer elimi çehresine dokundurdum.

 

"Anne."

 

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

 

"Babam nerede?" Çekti kendini benden. "Bununla yaşamayı öğreneceksin." dedi ve mutfaktan dışarı attı kendini. Gözler hep belli ederdi.

 

Evdeki bu yabancılar baş sağlığı dilemeye gelen, bir kutu yaraya tuz basan düşüncesizlerdi.

 

O şimdi yoksa ben ne yapardım ki...

 

Odama sığındım hemen. Sanki beni avutacaklar gibi. Yatağıma çıktım, bacaklarımı kafama kadar çektim. Sardım kollarımı. Düşündüm, düşündüm... Bugüne kadar yaşadığımız her anı düşündüm. Çok yakın ve bir o kadar da uzak iki arkadaştık biz. Kırgınlıklarımız, canımızın yangınları hep aynı ama başka bahanelerdendi. Düşündüm, düşündüm... Neden, neden böyle oldu? Onu elimden neden aldınız! Benim babam asla bırakıp gitmezdi. Kendi kaybolurdu iç dünyasındaki çaresizlikte ama asla ardında beni bırakıp gidemezdi. Bu bir cinayet! Onu bizden aldılar, götürdüler. Titreyen ruhunu sallandırdılar meydan ortasında, aç eğlencelerine.

 

Neredeyse hiç fotoğrafımız yoktu. "Şimdi ne için pişman olsam?" diye soruyorum kendime. Biriktirmediğim fotoğraflar için mi? O hiç fotoğraf çekilemezdi. Gülümsemeye çalışır ama hep somurturdu. Bir türlü istediği gibi olmazdı fotoğraflar. Onun en güzel karesi gençlik yıllarından kesitler anlatırkenki halleriydi. Özlem sarardı damarlarını, ahlar gezerdi tebessüm eden dudak kenarlarından. Yine de keyif alırdı. Zaten pek bir zamanı yoktu özgürce kahkaha atabilmek için. Hep düşünürdü, yarını, haftaları, yılları... Kendisini unuturdu düşünmekten. Dünyanın kahrı içerisinde kulaç atıp dururdu. Kramp girecek mi, yorulacak mı diye düşünürken uyuya kalırdım. Kim bilir şimdi hangi okyanusta kulaç atıyorsun...

 

Büyük, kocaman bir patlama yıktı tüm binayı! Bina mı? Tüm semti ayaklar altına aldı. Unutamıyorum işte, unutamıyorum. Kan fışkırdı duvarlara. İnsan etleri yığılmış üst üste. Çığlıklar, yardım çığlıkları! Betonlar altında ezilmiş yarınlar...

 

Köpeğim, köpeğim... Şimdi de onu bulamıyorum.

 

Her yerde savaş izleri, her yerde cinnet. Korkular çığ gibi yükselirken başka dilden insanların şiddeti bastırıyor şimdi kafamıza kafamıza. Ağzının içerisinden anlamadığımız türlü kelimeler, tehditler... Oysa sadece yataklarımızda yatmış ve hayal kuruyorduk.

 

Köpeğim yok, onu da mı aldılar? Hayır, Dünya, ölmemiş ol, lütfen...

 

Cansızca beton arasında yatmış siyah tüyleriyle karşılaşıyorum. Sen de mi Dünya, ölmemiş ol! Çünkü patilerin benim avuçlarıma dokunmazsa dans edemez ki. Lütfen Baba, lütfen Dünya gitmemiş olun.

 

"KESTİK! Seni oyuncu köpek koş bakalım arkadaşına."

 

Bu da ne demek oluyor?

 

"Burada, hala burada kulaç atıyor. Sessiz ol."

 

Annem yanımda, babamı gördüm bir nefes uzağında duruyordu. Gülümsedi, bana gülümsedi. Köpeğim uyandı, koştu beton aralarından. Peki bunlar neydi?

 

Hiç bilmediğim bir şarkıyı söylemek kadar ilginçti. Ne yazık ki bu filmin oyuncuları katliam altında. "KESTİK!" denilmeden durmayacak. Durduğunda ise kaçımız daha kaybolmuş olacağız akan nehirde bilmiyorum.

 

Nehirler yaşadıkça aksın!

ölüm özlem yıkım umut keşke coffe eşitsizlik patlama

Yorumlar

Yorum yazabilmek için yapmalısın.