Burak Acar

Öykü

Toprak ve Alya

Kütüphane Eseri

10 Nisan 2021 - 19:23

Burak Acar

7 dk.

İlkbahara âşık asi bir sonbahar rüzgarıyla uyandım. Odamın camları açık, perdeler sökülmüş ama bahçedeki ağaçlar yüzünden içeriye gün doğamamıştı henüz. Alt kattan gelen süpürge sesi, güneşin doğup odayı çoktan terk ettiğini fısıldadı kulağıma. Bugün günlerden neydi? Beni bu saate kadar kimse neden rahatsız etmedi düşüncesi sardı dört yanımı. Saat? Saat kaçtı? Yüksek ihtimalle çağırdılar ama uyanmadım ve bunun fırçasını sonra atarız diye bıraktılar ölü bedenimi yatağa.

 

O kadar sıkıldım ki artık birilerinin beni azarlamasından, işe yaramazın biriyim. Ne bir baltaya sap olabildim ne de bir balta oldu benden, sobaya atacak odunları keseyim. Yok, sanki doğal gaz yokmuş gibi evde, bu nasıl laf sokmak anlamıyorum ki... Küçükken ben de büyüyünce tüm gün evde yatarım diye hayal etmemiştim, bilgisayar mühendisi olacaktım ama işte hayat. Okuldan atıldığım günden sonra babam biraz destek oldu, "Biz arkandayız, ölüm yok sonunda..." falan diyordu ilk başlarda ama artık yok bunlar. Ölüm yok evet ama daha iyisi var mı tartışılır.  Bir kız için geleceğimi yakmaya değer miymiş? Değmezmiş be baba ama ne yapalım ben salağın tekiyim. Eksik koyduysanız fosforumu falan ondandır bence, malzeme bu, ben ne yapabilirim... Bunları söyleyecek cesaretim olmadığını bilsem de içimden geçirmekten çekinmiyordum. Düşüncelerim, özgür olduğum tek yer sanırım.

 

Ne kadar gereksiz şey varsa düşündüm ve bir karara bağladım günün geri kalanını. “Aşağıya ineyim de bir şeyler yiyeyim artık.” Tam bu düşünceyi harekete geçirmek için hazırlanırken merdivenleri döven terlik sesleri kulağıma ilişti. Odanın kapısı açıldı, annem elinde kefenimle içeriye daldı odanın kapısından.

 

“Uyandın demek sonunda.”

 

Uyandığımı görüyorken bunu vurgulaması garip gelmedi bana, 22 yıldır yanında olduğum için sanırım, alışmıştım.

 

“Kalk, şu perdeleri tak kırışmadan. Daha diğer odalarınkiler de var.”

 

“Şaşırtıyorsun beni anne. Yüzümü yıkasaydım önce.”

 

“Her sabah zorla yıkatırız şimdi işten kaçmak için yüzünü yıkayacak. Sen nasıl bir şey oldun oğlum ya? Üstüne çıkıp perdeleri söktüm uyanmadın, pencereyi açtım, kaç kez rüzgardan kafana vurdu uyanmadın. Türünün tek örneğisin oğlum ve bu gidişle son olacaksın maalesef.”

 

Ben bir atak yapıp laf sokayım falan diye düşünürken annem, kelimelerle gömdü beni. Yok, bu söylediklerinden sonra  "anne" demeye de zorlanmadım desem yalan olur. Kafama vursun diye pencere açılır mı? Hem hani âşık sonbahar rüzgarı uyandırmıştı beni? Romantizmin katilisin anne.

Kırk dakika perde taktım, vücudum sağa çekiyordu artık, ben ne kadar uzak olsam da. Tişörtün bir tarafı ıslak, bir tarafı kuru. 100. Yıl forması giymiş gibi dolanıyordum oradan oraya. Yok, ben perdeleri takarken annem de güne gitti. “Yemek var mı?” dedim, “Oğlum bizim lokantamız var, git orada yersin yemeğini, hem iki tabak taşır babana yardım edersin.” dedi.  

 

Güne giderken dedi bunları, yorum yapamadım. Anne sonuçta, kafasında milyonlarca tilki, dedikodu yapıyor. Ana yüreği nasıl fedakâr bir yapıdaysa acıktım derken bile iş buyuruyor.

 

Lokantaya gitsem karnım doyar mı doyar ama gidersem kaçamam akşama kadar, mecbur bulaşıklar ve ben. Annem, babamın beni garson yapacağını, kasaya falan koyacağını düşünüyor ama babamla bu şekilde bir ilişkimiz yok. Bulaşıkları yıkıyorum, tuvaletleri falan temizletiyor çıkışta. Hani bir daha gitmeyeyim de bu da bizim çocuk diye tanıtmak zorunda kalmasın diye beni soğutuyor. “Bir insan evladından utanır mı baba?” diyorum, “Evlat demek bile zor geliyor.” diyor.

 

Bana bir gram sevgi göstermeyen ailemin konuşmaları arada çınlıyordu kulağımda. Görünmez olabilmeyi dünyada ilk ben buldum sanırım.

 

“Bizim bu oğlan neden böyle oldu be Nurten...”

 

“Bilmiyorum ki. Düzelir belki, bir ders alır, utanır diye yerin dibine sokuyoruz, "Yarabbi şükür..." deyip orada kalıyor çocuk.”

 

“Üzülüyorum bu haline ama elimden bir şey gelmiyor ki. Biraz yüzü gülsün, biraz insan olsun, annesini babasını düşünsün istiyoruz sadece, yok...”

 

Bu konuşmaları hatırladıkça bana yaptıklarını sevdiklerinden yapıyorlar diye düşünüyordum. İyiliği için kötü davranmak, ilginç ama ben ders çıkaracak kadar akıllı değildim. Yitireli çok oldu.

 

Babama bu acıyı yaşatamazdım. Daha doğrusu gidip bulaşık yıkamak işime gelmedi. Mutfağa gidip dolabı karıştırdım, sıfır. Yani aslında dolap dolu da ben ne aradığımı bilmediğimden bana sıfır. Neyse ki sıfıra alışık bir insanım. Kapağı kapatıp ekmek aramaya koyuldum, yok. Annemin ekmekleri dolaba koyma huyu geldi aklıma, soğuk ekmek yemektense lokantada fırça yerim daha iyi diye düşündüm. Üstüme başıma en insan içine çıkılmayacak elbiseleri giyip yola çıktım. Ben ne giysem bana öyle geliyor da olabilir, bilmiyorum.

 

Lokantaya gittim, babam beni gördü bir hayırdır bakışı attı.

 

“Yardıma geldim baba.” dedim. “Annen gitti sen de zıkkımlanmaya geldin değil mi?” dedi.

 

Bir babanın oğlunu tanıması kötü şey. “Geç arkada ismet abine söyle versin bir şeyler.” dedi. Yemeğimi yedim, giderim derken o güzel ses yine duyuldu. “İsmet, şuna bir önlük ver, bulaşıklara girişsin. Evde bedavaya yiyor zaten bari burada bir işe yarasın.” İsmet abi, ağzını hiç açmadı ama bana acıdığını anladım. Bir önlük verdi bana, teşekkür etmek istedim ama yapmadım. 

 

Bulaşıkhaneye girdiğimde iki kişinin orada olduğunu gördüm. Biri, omuz hizasında saçları olan ve burada ne işi olduğunu anlayamadığım bir kız, diğeriyse Fatma Abla.

 

“Gel Toprak gel, özlemişsindir.” Fatma Abla ile bulaşıklar arasında kopmaz bir bağ var sanırım. Ben kendimi bildim bileli burada. Geçtim yanına; genç kız, tabakların üstünde kalan yemekleri, bardakları falan boşaltıp sabunlu suya bırakıyor. Fatma Abla, onları köpürtüyor ben de durulayıp kırmadıklarımı üst üste koyuyordum. Arada ikisinin de bana acır gözlerle baktığını fark ediyordum ama yok. Akşama kadar böyle devam etti bu iş. Akşam Fatma Abla giderken “Hüseyin Abi, bu çocuk buraya gelmeye devam ederse batarsın bak söylemedi deme.” dedi, güldü. Babamın yüzüne dikkatlice baktım, bir şey desin istedim ama yok. Yüzünde haklısın ama atamıyoruz der gibi bir ifade vardı. Üzüldüm mü yok, alıştım bu duruma. Genç kızla Fatma Abla gittiler. Biz dükkânı kapattık. Babamla beraber arabayla eve döneriz diye düşündüm “Ben eve gitmiyorum.” dedi. Yürüdüm. On beş dakikalık bir yürüyüş, yirmi iki senemin özeti gibiydi, yapayalnız.

 

Bir hafta geçti geçmedi annem yine odama şafak operasyonuyla giriş yaptı. “Oğlum, kalk hadi. Toprak, kalk git hadi günüm var bugün hadi.”

 

Bu sözlerle uyandırılmak hiç hoş değildi. Uyandırılmak genel anlamda hoş değildi aslında ama direnme ihtimalim yoktu. Güne gelecek teyzeler benim odama mı girecek sanki...

 

“Yarın da gideceksin haberin olsun, erken kalkarsın.” Tam ağzımı açıp bir şey diyecektim ki yok.

 

“Hem babanın da gözüne girsen biraz, fena mı olur?”

 

“Tamam.” ağzımdan başka hiçbir şey çıkmadı, çıkamadı. Çıksa da geri sokardı ya annem, neyse...

 

Lokantaya gittiğimde babam, şaşırdı.

 

“Oğlum annene bir şey olmadı değil mi?”

 

“Yok ya niye ki ne olmuş?”

 

“Sen bu saatte ayaktaysan bir sıkıntı var.”

 

Yine laf sokuyormuş babacığım. Aramızdaki bu sevgi yumağının farkına hep geç varıyorum ne yazık ki.

Yemeği yiyip bulaşıkhanedeki üçlü koalisyona katıldım. Saat üç gibi genç kız gitti.

 

“Önlüğü çıkarınca da baya güzelmiş he...”

 

“Ne dedin oğlum?”

 

“Yok Fatma Abla, demedim bir şey.” kızın adını öğrenmek için bir girişim yaptım mı hayır, 2 gün toplam 6-7 saat aynı ortam içerisinde durduk, ağzımdan tek bir kelime çıktı mı hayır ama güzel kızmış. Ne işi var bu esnaf lokantasında acaba? Babamın üvey kızı falan olmasa bari, bilmeden günaha girmeyelim...

 

Hayatım, zihnimde gezinen aptalca düşüncelerle mücadele etmekle geçiyordu; geçiyor muydu? Hayatı sorgulamayı bile beceremeyen ben, köpüklü ellerimle bir başıma kalmıştım...

aşk öykü gökyüzü toprak lokanta alya

Yorumlar

Yorum yazabilmek için yapmalısın.